Yazan: Hande Ustamahmut
Onur Akbaş’tan Türk Modernleşmesinin Kültürel Şizofrenisine Bir İtiraz
Bazı kitaplar bir edebî eseri açıklamak için yazılır.
Bazıları ise bir edebî eserden hareket ederek yaşadığımız çağın zihinsel haritasını çıkarmaya girişir. Dr. Onur Akbaş’ın “Modernlik ve Modernizm Arasında Saatleri Ayarlamak” adlı çalışması, ikinci grupta değerlendirilmesi gereken eserlerden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Kitabın adındaki “saatleri ayarlamak” ifadesi, elbette Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanına açılan ilk kapıdır. Ancak Akbaş’ın çalışmasında ayarlanması gereken yalnızca saatler değildir. Toplumun zamanla ilişkisi, geçmiş karşısındaki tavrı, Batı’yı algılama biçimi, ilerleme fikri ve modern insanın kendisine kurduğu yeni hayat da bu ayarlama işleminin içine girer.
Çünkü modernleşme, yalnızca teknolojinin yenilenmesi, şehirlerin büyümesi, kurumların çoğalması veya gündelik hayatın hızlanması değildir. Modernleşme aynı zamanda insanın kendi geçmişine, çevresine ve benliğine karşı aldığı yeni pozisyondur. İşte kitabın tartışmaya açtığı asıl mesele de burada belirginleşmektedir: Türkiye modernleşirken gerçekten değişmiş midir, yoksa yalnızca hayatın dış yüzeyindeki saatleri mi ileri almıştır?
Modernliğin Soğuk Yüzü
Kitabın yayınevi tarafından paylaşılan tanıtım metninde modern dünyanın “mekanikleştirici ve yabancılaştıran karakteri” özellikle vurgulanmaktadır. Modern insanın toplumsal hayatın birçok pratiğinde büyüden arındırıldığı, geleneksel ilişkilerden koparıldığı ve giderek özerk fakat yalnız bir alana hapsedildiği ifade edilmektedir.
Bu tespit, modernliğin en büyük paradokslarından birini önümüze getiriyor. Modern insan özgürleştiğini düşünürken yalnızlaşmakta, aklın egemenliğini kurduğunu söylerken hayatın anlamını kaybetmekte, zamanı kontrol etmek isterken zamanın kurduğu düzenin bir parçasına dönüşmektedir.
Saat artık insanın kullandığı bir araç olmaktan çıkar. İnsan, saatin gösterdiği programa göre yaşayan, çalışan, tüketen ve dinlenen bir varlık hâline gelir. Zamanın sahibi olduğunu düşünen insan, zaman çizelgesinin memuruna dönüşür.
Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde ortaya koyduğu büyük ironi de burada başlar. Kurumlar vardır, yönetmelikler hazırlanır, görevler dağıtılır, unvanlar üretilir ve modern görünmenin bütün dekoru kurulur. Fakat bu ihtişamlı dekorun arkasında, ne yaptığını tam olarak bilmeyen bir toplum bulunmaktadır.
Onur Akbaş’ın çalışması, bu ironiyi yalnızca romanın olay örgüsü içinde bırakmıyor. Tanpınar’ın kurduğu dünyayı modernliğin bireyde meydana getirdiği kırılmalar, yabancılaşma biçimleri ve ideolojik yönelimler üzerinden yeniden düşünmeye açıyor.
Modernlik Başka, Modernizm Başka
Kitabın başlığındaki en önemli ayrıntılardan biri, modernlik ile modernizmin yan yana fakat birbirinden ayrı biçimde kullanılmasıdır.
Modernlik, tarihsel ve toplumsal bir dönüşüm sürecidir. Sanayileşme, şehirleşme, bürokrasi, bilimsel düşünce, bireyselleşme ve geleneksel yapıların çözülmesi bu sürecin parçalarıdır. Modernizm ise bu dönüşümün sanat, edebiyat, düşünce ve ideoloji alanında aldığı biçimlerle ilişkilidir.
Dolayısıyla modern bir dünyada yaşamakla modernist bir düşünceyi benimsemek aynı şey değildir. Bir toplum teknolojik bakımdan modernleşebilir, fakat zihinsel ve kültürel bakımdan geçmişin kalıpları içerisinde yaşamaya devam edebilir. Aynı şekilde modernliği eleştiren bir sanatçı, biçim ve anlatım bakımından son derece modernist bir eser ortaya koyabilir.
Tanpınar’ın edebiyat dünyasındaki ayrıcalıklı konumu da bu gerilimden doğar. O, ne geçmişi bütünüyle reddeder ne de geleceği sorgusuz biçimde kutsar. Geçmiş onun için terk edilmesi gereken bir enkaz değil, yeniden yorumlanması gereken bir hafızadır. Gelecek ise kendiliğinden iyi ve ilerici kabul edilecek kusursuz bir istikamet değildir.
Bu nedenle Tanpınar’ı yalnızca “Doğu ile Batı arasında kalmış bir yazar” olarak tanımlamak yetersizdir. Onun asıl meselesi, iki taraftan birini seçmekten çok, parçalanmış zamanlar arasında anlamlı bir bütünlük kurabilmektir.
Akbaş’ın kitabı da tam olarak bu düşünsel çatlağın içine yerleşiyor.
Tepeden İnme Modernleşmenin Yarattığı İnsan
Eserin tanıtımında kullanılan en dikkat çekici ifadelerden biri, Türkiye’deki “tepeden inme” modernleşme projesinin bireyde meydana getirdiği eklektik yapının bir tür “kültürel şizofreniye” dönüşmesidir.
Bu ifade, kitabın entelektüel tartışma alanını da büyük ölçüde belirlemektedir.
Türkiye’de modernleşme çoğu zaman toplumun kendi iç dinamikleriyle gelişen uzun bir değişim sürecinden ziyade, devletin ve seçkinlerin yön verdiği bir dönüşüm projesi olarak yaşanmıştır. Kılık kıyafetten eğitime, dilden mimariye, şehir hayatından bürokratik kurumlara kadar uzanan geniş alanda yeni bir insan ve toplum modeli oluşturulmak istenmiştir.
Fakat dış biçimlerin değiştirilmesi, zihniyetin aynı hızla dönüşeceği anlamına gelmez.
Yeni kurumların içinde eski alışkanlıklarla yaşayan, Batılı görünmeye çalışırke





